Ocak 2008 tarihli yazilar (sayfa 3)
Ocak 2008 tarihli diger ogeler resimler
,
videolar *Bir duman tütüyor ki yangin yeri bu yürek
Girtlakta dügümdür söz,sustum siir konustu
Ikrar verdi kavlinden dönmez geri bu yürek
Haykirmak istedi ÖZ,sustum siir konustu…….
Bir nida eylesem de yanki vermez ki daglar
Derdim ile hemhaldir lale sümbül gül aglar
Sükûtilik ruhumu kördügüm edip baglar
Bagrimda yanar bir KÖZ sustum siir konustu…….
Sonsuz maviligine gözlerinin takildim
Deli divane oldum, ateslerde yakildim
Ihanetin degince yüregime yikildim
Silmeye yeter tek SÖZ, sustum siir konustu.........
Feryat eden yüregim sukuta sasti dondu,
Gül kurudu ahimdan bulut yagmura döndü,
O hayirsiz elinden benzim sarardi söndü,
Çaglarken köreldi GÖZ, sustum siir konustu.............
Sana dargin bu yürek, duygularim barismaz
Mavi boncuk dagitmak asla sana yakismaz
Gönül engin olsa da iki sevda sikismaz
Bundan böyle yürek BUZ, sustum siir konustu......
Dertlerimi anlattim, hiç dinleyen olmadi
Bosa koydum anlamaz dolu ise almadi
Aldigim darbelerden asla yüzüm gülmedi
Dilimi daglayan KÖZ,sustum siir konustu.........
Zerk etmisken gönlüme, askin has serumunu
Ne degisti vaz geçtin döktün od kurumunu,
Acimadan karsimda, yaptin rol sunumunu
Dilimde tükendi SÖZ, sustum siir konustu.........
Ben seni unutmadim, aklimdasin, candasin
Her gün sorsam halini, yürekte sol yandasin,
Sabahimsin, gecemsin, canimdasin, candasin,
Dilimde kalmadi SÖZ, sustum dilim konustu….
Yürekte yanginimi, sunuyorum sizlere
Hep içime agladim,baktim yalan yüzlere
Çilem bitmemis demek,sizi iner dizlere
Gözümdeki yaslar BUZ,sustum siir konustu......
Yangin yeri gibidir, girip baksan içine,
Derya gibi çaglayip, sende aksan içime,
O askin imzasini, söyle çaksan içime,
Sevdamda kalmadi KÖZ, sustum siir konustu….
Kahir dolu bakisti, deldi geçti bögrümü
Kalpten kalbe akisti, aldi gitti gönlümü
Gözlerimden bagladi, sevdanin kördügümü
Çözdükçe dolasti ÖZ, sustum siir konustu...............
Utangaç bir tutkunun hüznü eser gecede
El dolanir bedene, siir titrer hecede
Sicak bir temmuzdur ask, yürek sakli peçede
Köze döner dilde SÖZ, sustum siir konustu……
Aski düse beledim, zifiri gecelerde
Diyorlar eremezsin, hükmü çok yücelerde
Iki kelime isim, dilimde hecelerde
Dil tutustu yandi SÖZ, sustum siir konustu.........
Kimi caba derdinde millette aci keder
Ölçüyü kaçirirsak hain malzeme eder
Sakin düsünek dostlar davamiz olur heder
Cigerime bastim TUZ, sustum siir konustu......
Kalbime izdiraplar çökmüs,harap biçimde
Ömür gelip geçiyor,izdiraplar içinde
Gönül küskün geziyor,çok sizi var içimde
Sevenler hep böyle KÖZ,sustum siir konustu.......
Dünya dirligi bostur, heves etmem bosuna,
bir yar sevdim gönülden, rastlamadim esine
Terk eyledim her seyi düstüm onun pesine
Onun için aglar ÖZ, sustum siir konustu…………..
Merhem olacak ise hep beraber kusalim
Zalimin karsisinda demiyorum susalim
Bilene birakalim biz yerinde susalim
Kursun bile ona AZ, sustum siir konustu.... ….
Sen baharda açan gül ben güzdeki gazelim
Iki beden bir gönül, ask ilinde gezelim
Içimden geçeni söylemedim güzelim
Ister daril ister KIZ sustum siir konustu…………..
Bizim iller çok sicak, yaniyorum hardayim
Isler kesat bu sira,sikintida dardayim
Sormayin hiç halimi,bir garip diyardayim
Derdini Lokman'a YAZ, sustum siir konustu…….
Kâh yanarim kislarda, kâh üsürüm yazinda,
Çoklarinda gözüm yok, kabulümdür azinda,
Öldürüyor gün be gün, bilsen gülüm, nazinda,
Yaramda inledi TUZ, sustum siir konustu…..….
Hayatta hep yenildim,bu nefsin yarisinda,
Ben mutluluk aradim,umutsuz dag basinda,
Bahardaki sevgiye,hazan düstü kisinda.
Mevsim sonbahari GÜZ sustum siir konustu.......
Yakmak için keserler, meyve vermeyen dali
Sevgiyle beslenmezse, çöllesir sevda gölü
Karsiliksiz kalirsa, susar asigin dili
Yar bana vermedi YÜZ, sustum siir konustu.......
Seni unutur muyum, bedenimde cansin sen.
Ruhumu dinlendiren, damarimda kansin sen.
Izdiraplar içinde, derdime dermansin sen.
Sükût etmek mi? SÖZ, sustum siir konustu.....
Bir bakisini görsem, daglar bana düz olur
Kara sevda çektikçe,cigerim göz göz olur
Battikça kanatan ask,su gönlüme biz olur
Sinemi delerken BIZ, sustum siir konustu…….
Gaflete düsme ümmet,baglanmasin basiret
Haram ve hile niye,sonumuz hep ahiret
Her an derya ol çagla,kem sözünü tehir et
Çözemem insanlik YOZ,sustum siir konustu.......
Garibim bu dünyada, acizane bir kulum.
Gidemedim bir yere, ne sagim ne de solum.
Perisandir bedenim, kirdi kanadim kolum.
Çigerim yanar tuz BUZ, sustum siir konustu……
Mevlaya duadayim bagrimi sarmis hazan
Yürek aleve dönse,sevdadir hari bozan
Gözde yas durmaz akar,yagmurun adi Nazan
Bagrimi yakar bir KÖZ,sustum siir konustu,,,,….,
Bu gün yardan yastiga beraberce bas koydum
Agaca ismimizin bas harflerini oydum
Kurbandir canan için elimle meyve soydum
Usandirir fazla NAZ, sustum siir konustu........
O gideli yillardir, karalari baglarim
Dinmiyor acilarim, cigerimi daglarim
Sarilir baglamama, çalar çalar aglarim
Artik isyan etti SAZ,sustum siir konustu……
Günüme hayal oldu, geceler rüyamda yar
Iç çektigim ahtadir, baktirdigim falda yar
Bir garip hale düstüm, mekânsiz diyarda yar
Harman oldu aci HAZ, sustum siir konustu......
Resimlerde avunur, deli gönlüm bakarak,
Bazen kuru çöl gibi, bazen de çaglayarak,
Gülmek haramdir sensiz, her günüm aglayarak,
Özümde kalmadi ÖZ, sustum siir konustu………
Bu yaz fazla uzadi, kavuruyor sicaklar
Susuz kalan yürekler, sararip solacaklar
Sansli birkaç goncayi,koparip yolacaklar
Kar yagsa olsa AYAZ, sustum siir konustu….
Sonbahar hazan oldu soldurdu umutlari
Kis fena bastirinca dondurdu umutlari
Ilkbahar yine rafa kaldirdi umutlari
Acimadan geçti YAZ, sustum siir konustu.........
Bahar açar topragim gayri demem kisim var
Dur dinlemez yüregim delice akisim var
Yol eyledim sevdayi yürekten yanisim var
Yanmak söz mü oldum KÖZ, sustum siir konustu......
Sevdami anlatmaya naçiz bir söz yetmedi
Mecalsiz düstü yürek yine yangin bitmedi
Senden baska bir ates bu yürekte tütmedi
Sevdan bu yangina BAZ, sustum siir konustu….
GÜLÜŞLERİNİZ GÖZLERİNİZE IŞIK OLSUN.
Hoş geldin kalbimize sevgili pişmanlık…
Tenimizdeki çizik olmadan nasıl anlamıyorsak canımızın
incinebilirliğini, pişmanlığın sızısı olmadan fark edemiyoruz içimizde
saklı masumiyetin kırılganlığını.
Sessizce akıp giden suyun önüne çıkan bir çağlayan yahut kaya
gibi suçlarımız; vicdanımızın sessiz bekçiliğini hatırlatırlar bize,
girdaplar, fırtınalar katarlar masum sandığımız hayatımıza. Kendimizi
masum ve günahsız, hatasız ve kusursuz bildiğimizde kalınlaşıveren,
kalınlaştıkça da ruhumuzu sağırlığa hapseden demir perdeyi yıkar
günahlar.
Dokunulmazlığımız üzerine kurduğumuz sırça sarayın yıkılışını
haber verir içimizde yükselen “ah!”lar. Gururun kalesinin yangına
verilişine denk düşer hatamızın utancını kıpkızıl yüzümüze taşıdığımız
anlar. Pişmanlığın o kekremsi tadı, o akrepsi sokulganlığı utançla
tanıştırır bizi. Utançla tanıştığımızda da, utanabilen yanımızla,
içimizde suskunca bekleyen vicdanımızla buluşuruz ilk defa. Film gibi
hani… Sevdiğimizle çarpışmak gibi köşe başında; defterler kitaplar
dağılırken havada, kalpler buluşur, gözler el ele tutuşur ya. O hata; o
sakarlık, o dikkatsizlik, o sürçme, o ayak kayması, o kaza, utanabilen
yanımızla tanıştırır bizi. “Ah!” ettiren her günah, bağışlanmanın ve
affın, rahmetin ve gufranın serin pınarlarına susatır bizi.
Hiç istemeden olmuş gibi, kaza ile değmiş gibi sokulur günah ve
kirler ruhumuzun billur sularına. Paslı bir bıçak gibi bulandırıverir
kalbin duru ayazmalarını. Sular üzerinde rüzgâr ürpertisi gibi,
dudaklarımızda içli yakarışların kıpırtısını başlatır hatalar. Yağmurun
çöllerin kumunu yarması gibi, içimizin de içinde sancılı itiraflara
kuytular açar günahların darbesi. Vicdanımızın kulağının dibinde
fısıltılı hesaplaşmalara çağırır bizi pişmanlıkların nefesi. Utandırır
bizi. Utandırdığı gibi, utanabilir olduğumuzu da hatırlatır bize.
Yüzümüz kızarır, başımız öne eğilir, mahcubiyetle kısılır gözlerimiz,
belki gözyaşı dökeriz. Müşfik bir baba gibi teselli eder bizi
pişmanlığımız: “Ağlıyorsun ya işte; o işi yapmayı yakıştıramadın
kendine. Sen elinle ettiğinden fazlasısın. Sen bile isteye ettiğin
günahtan daha yukarıdasın…”
Kucağımızda hiç durmadan ağlayan bebek gibi, habire sızlanan bir
hasta gibi buluruz pişmanlığı. Ne inkar edebilir, ne unutabilir ne
acısını dindirebiliriz. Bırakalım öyle kalsın! Acısın. Kanasın.
Ağlasın. Sızlansın. Dağlasın göğsümüzü. Yırtsın yüzümüzü. Kendi
gözlerimizin içine baktığımızda, hemen yüzünü gösterip utandırsın bizi.
Bizi bize gammazlasın. Acısına ihtiyacımız var pişmanlığın. Ya hiç
acıtmasaydı günah kalbimizi? Ya pişmanlığın sızısı hiç yapışmasaydı
yakamıza? Kurtulmak için çırpındıkça üzerimize atılıvermeseydi
pıtraklar gibi? Kıvrandıkça, kıvrandıkça yine yeniden yakalamasaydı
bizi bileklerimizden?
İyi ki öyle... Kaynağı saptanamayan ağrılarda hastalara, kural
gereği, ağrı kesici verilmez. Çünkü ağrısı olmazsa, hasta çare aramaz.
Kıvranmazsa, ağrının odağını bulmaya yönelik zahmetlere katılmaz,
katlanmaz.
Pişmanlığın da soğuk sert taşlar gibi vurması beklenir
ayaklarımıza. Hiç bitmeyen kışlar gibi soğuk buzlar düşürmesi gerekir
alnımıza. Firari mahkûmlar gibi köşe bucak tedirginliklere mahpus
etmesi istenir bizi. İlk fırsatta, saati geri alma telaşına düşmek,
takvim yapraklarını yerine yapıştırma telaşıyla yanıp tutuşmak gerek.
Günahı, ömrünün son deminde ak örtülere sarılmış adamı/kadını acı bir
sırla kirletmek diye bilmek gerek.
“Kim aklar beni?” diye bütün kapılardan eli boş döndüğümüzde,
“illâ O” diyecek çaresizliğin dizi dibine oturtmalı bizi pişmanlığımız.
Rahmetin ve gufranın dergâhında kusurluluğumuzu ve günahkârlığımızı
şefaatçi bilip öylece ümitlenmeliyiz Allah’tan. Hiç koşulsuz
affedileceğimiz kapının eşiğinde umutla ve gözyaşıyla oturabilmeyi
öğretmeli bize pişmanlık. Kimselere diyemediğimiz sırlarımızı kabuğunda
sızlanan bir inci gibi rahmetin kucağına itiverme ihtiyacını tir tir
titreyerek hissetmeliyiz pişmanlık göğsümüze sarıldığında. Ne kadar çok
hata etmişsek etmiş olalım, sonsuz serin bir okyanusun maviliğinde kir
pasımızı kimselere göstermeden yıkayıverme umudunu göğsümüzde cılız
pınarlar gibi biriktirmeyi vaat eder bize pişmanlığımız.
Sevapça hiçbir şey edemediğimizi, ettiklerimizin de bize ait
sayılmayacağını aniden görebilmek demektir günahların “ah!”ları. O’ndan
korkup yine O’na kaçacak denli anaç ve müşfik olan rahmeti acıyan
dudaklarımızla içmeyi sadece pişmanlığımız öğretir bize..
O tatlı Şebnem Ferah şarkısı gibi, “Sil baştan başlamak gerek
bazen. Hayatı sıfırlamak. Sil baştan sevmek gerek bazen. Her şeyi
unutarak, yeni baştan sevmek gerek.”
Sil baştan başlama telaşıyla affın boynuna sarılırız
pişmanlığımızla. Sil baştan sevildiğimizi ummak adına rahmetin kucağına
bırakırız gözyaşımızı. Sancıyan vicdanımızla, utanan yüzümüzle, ağlayan
gözümüzle, titreyen dudağımızla içten bir özür, mahcup bir tövbe
fırsatı sunar bize pişmanlığımız. Ya hiç olmasaydı pişmanlığımız? Hiç
yakmasaydı canımızı? Ağrı hissedemeyen hastalar gibi yakardık rahmete
yürüyen ayaklarımızı, kırardık affı avuçlayan ellerimizi.
Başı öne eğikti, derin düşüncelere dalmıştı. Nedendi? Niçindi? Bu
sorulara kim cevap verecekti. Kim hak ediyordu ki böyle bir sonu?
Başı öne eğikti, derin düşüncelere dalmıştı. Nedendi? Niçindi? Bu
sorulara kim cevap verecekti. Kim hak ediyordu ki böyle bir sonu?
Yüreğinden akan bu duyguları hiçbir kulak duyamazdı, dile getiremiyor
boğazında bir düğüm oluyordu adeta. Kendi içinde sorular soruyor cevap
bulamıyordu .Peki bütün olanlara bir cevap var mıydı? Olmalıydı, bir
cevabı olmalıydı; eğer bir cevabı yoksa ne değeri vardı?! Öyleyse
baştan aşağı yapılanlar büyük bir haksızlıktı. En acısı da bu değil
miydi? Her şeyin bir bedeli vardı, bu bedeli kimin ödemesi gerekiyordu?
.Bunu sadece kendi içinde yaşayarak çözemezdi. Kendine o cesareti
vermesi gerekiyordu, yaşadığı çelişkilerden kurtulması için dışa dönük
olmalıydı. Bunu yapmalıydı.
Derin bir nefes çekerek başını kaldırıp etrafını şöyle bir süzdü. Her
şey ne kadar yalandı! Yaşadıkları bir anda hiç yaşanmamış gibi geldi.
Oturduğu yerden kalktı. Ayaklarının uyuştuğunu fark etti, dizlerine
doğru eğilip iki eliyle bacaklarını ovuşturmaya başladı. Birden gözüne
ayakkabısının kenarındaki yırtık takıldı. Yırtığa bakarak gülümsedi ve
doğruldu, kısık bir ses tonuyla;
-Doğarız ve ölürüz, dedi.
Ellerini cebine koydu, başını öne eğip yavaş adımlarla yürümeye
başladı. Hafif bir rüzgâr esiyordu, keskin kuru bir soğuk vardı.
Titredi, ceketinin düğmelerini ilikledi, ellerini cebine koyup bir süre
yürüdü. Köyün girişine yaklaşmıştı. Girişteki mezarlık dikkatini çekti,
yavaşladı. Bir müddet seyretti. Orada yatan babasının yanına gitmek
geldi içinden. Evet babasının yanına gitmeliydi. Mezarlığa girdi ve
babasının olduğu yöne doğru gitti. Mezarın yanına geldiğinde ağlıyordu.
Ellerini açıp dua etti. Bir taraftan dua okuyor, babasının mezarının
üzerindeki otları temizliyor, bir taraftan da gözlerinden akan yaşları
silmeye çalışıyordu ama gözyaşları durmak bilmiyordu. Hıçkırıklara
boğuluyordu. Keşke babası yaşasaydı! Neden ölmüştü, ona bu dünyada baba
sözüne hasret bırakmaya kimin hakkı vardı? Babasına çok ihtiyaç
duyuyordu.
Birinin omzuna dokunduğunu fark etti, irkildi. Başını kaldırıp baktı, köyün sözü dinlenenlerinden Arif emmiydi.
-Kalk, yetim Mehmet'im kalk! Böyle yaparak babanı üzüyorsun. Hem o sana
nasıl cevap verecek? Koskoca bir delikanlı oldun, bırak artık ağlamayı.
Bilirim sıkıntını… Babanı öldürenlerin kim olduğunu, neden
öldürdüklerini dert edersin. Kabul et artık, o öldürüldü ve bunu kimse
çözemedi. Sen de bilirsin herkesin bildiğini; biriyle kapışmış, düşüp
başını taşa çarpmış ve oracıkta Hakk"ın rahmetine kavuşmuş. Bulanlar
bunu böyle söyler ama unutma her şeyi gören biri vardı, zaten her şey
onun huzurunda olmuştu. Sen O"na sığın, O bizden iyisini bilir. Unutma,
“Mevla"m görelim neyler, neylerse güzel eyler.” Haydi kalk, anacığın
bekler…
Mehmet'in koluna girdi; yürümeye başladılar. Arif Emmi, nasihatlerine,
yürürken de devam etti. Mehmet hiç konuşmadan başı öne eğik dinliyordu.
Söyledikleri doğruydu, böyle yaparak anasını çok üzüyordu. Mehmet'in
evine yaklaşmışlardı. Arif Emmi, omzuna hafifçe vurarak;
-Hadi yetimim! Gir içeri, anacığının ellerinden öp. Hadi aslanım, o senin hem anan, hem baban, dedi.
Mehmet, içeri girdi. Ocağın başında çorba kaynatan anasının yanına
gitti. Ellerini tuttu ve defalarca öptü. Anacığının elleri buram buram
kına kokuyordu.
Annesi;
-Mehmet'im ne oldu, niye yapıştın ellerime? diyerek gülümsedi.
Mehmet;
-İçimden geldi anacığım, diye cevap verdi.
Mehmet, hiç olmadığı kadar huzurluydu; artık kafasına takılan soruların
cevaplarını aramayacak, anasını mutlu etmek için elinden geleni
yapacaktı. Evet, doğru olan buydu.
Aradan aylar geçmiş, Mehmet'in beklediği gün gelmişti. Vatan borcunu
bir an önce ödeyip, gururlu ve şerefli bir Türk genci olarak
yaşayacaktı. Vatani görevini yapmak ve bu toprakları, şerefini,
namusunu koruyacağını düşünmek onu çok gururlandırıyordu. Mehmet, anası
ve çok sevdiği her zaman nasihatleriyle doğru yolu bulduğu Arif Emmi
ile birlikte diğer köylülerle vedalaştı. Herkesle birer birer
helalleşti, yola koyuldu. Uzun süren bir yolculuğun sonunda birliğine
teslim olmak için askeriyenin yolunu tutmuştu, bir an önce teslim olup
görevine başlamak istiyordu. Mehmet artık adı gibi bir Mehmetçikti,
gururluydu, onurluydu. Kıyafetlerini giydiğinde kendini çok iyi
hissediyor, mutluluk duyuyordu, Allah'a şükürler ediyordu.
-Ey Rabbim, sana şükürler olsun. Bana da diğer kardeşlerim gibi bu
onurlu yolu layık gördüğün için… Hamdolsun verdiğin nimete ve sıhhate,
elhamdülillah…
Mehmet çok geçmeden asker olmaya alışmış, arkadaşlar edinmişti.
Komutanlarını seviyor, verilen görevleri layıkıyla yerine getiriyordu.
Artık, diğer askerler içinde aranılan biri olmuştu. Herkesle çok iyi
anlaşıyor, kimsenin kalbini kırmıyordu. Onun bu mütevazı tavrı herkesin
çok hoşuna gidiyor, onu takdir ediyorlardı. Mehmet görevlerini, vatana
olan bir borcu olarak düşünüyor, bu yüzden çok büyük başarılar
sağlıyordu.
Aradan on ay gibi büyük bir zaman geçmişti, anasını ve memleketini çok
özlemişti. Artık mektuplar yetmiyor, hasreti bir türlü dinmiyordu ama
değerdi bu hasrete… Yaptığı görev çok asil ve onurluydu, herkese nasip
olmuyordu; bir çoğuna nasip olsa da değerini, kıymetini bilenler çok
azdı.
O gece Mehmet, anasını, köyünü düşünerek uykuya dalmıştı, Mehmet'in
vücudu yorgun, yüreği özlem doluydu. Uykusu iyice ağırlaşmış, yorgun
vücudu dinlenmeye çekilmişti. Saat gece yarısını çoktan geçmişti.
Komutanının kalk emriyle yattığı yerden irkilerek fırladı. Tüm koğuş
gibi kendisi de, “Emret komutanım!” diyerek selam durdu. Komutan
Mehmet'e ve bölük arkadaşlarına göreve hazırlanmaları için emir
veriyordu. Operasyona çıkacaklardı. Hemen hazırlandılar, kısa zamanda
operasyon yapacakları dağlara ulaştılar. Gecenin karanlığı ürpertiyor,
ay gökyüzünde hiç olmadığı kadar parlak duruyordu. Yıldızlar sayılacak
kadar belirgindi. Ağaçların, çalı ve otların üzerine çiğ yağmış,
ıslanan toprak buram buram kokuyordu. Gecenin sessizliğini ötüşen
böcekler bozuyordu. Onlar da olmasa, derin bir sessizlik kaplardı her
yanı.
Mehmet pür dikkat çıkacak en ufak bir sesi bekliyordu. Komutanlarının
işaretleriyle yön tespiti yapıyorlardı. O da ne! Karşıda kıpırdanmalar
vardı, mesafe çok uzak olduğundan tam seçemiyorlardı. Birbirlerine
işaret ederek gördükleri yöne iyice odaklandılar. Teröristler o yönde
hareket ediyordu. Komutanlarından gelen emirle ateş açmaya başladılar.
Bir müddet ateşe devam ettiler, komutanları şüphelenmişti, dur emri
verdi ve ateşi kestiler hepsi şaşkındı, açılan ateşe karşılık veren
yoktu ama neden di, hepsi ölmüş müydü ? eğer ölmedilerse neden karşılık
vermiyorlardı, dikkatleri iyice dağılmıştı, ateş açtıkları yöne doğru
tekrar bakmaya başladılar, komutanları bir müddet o yöne dikkatlice
baktı, ani bir irkilme ve yüksek korkulu bir ses tonuyla :
-Çocuklar ! Bu bir aldatmaca, diyerek bağırdı, gördüklerimiz insan değil.
Mehmet ve diğerleri ne demek istediğini anlayamıyordu. Komutan;
-Karşıda gördüklerimiz keçi… diyerek anlatmaya bile fırsat kalmadan silah sesleri yükselmeye başladı.
Teröristler bir aldatmaca yapmış, yön yanıltmak için keçileri
kullanmış, yerlerini tespit ederek arkadan kuşatmışlardı. Ateş içinde
kalmışlardı. Mehmet var gücüyle karşılık verip teröristleri bir bir
deviriyordu. Yanı başında olan arkadaşlarına seslendi;
-Hakkınızı helal edin kardeşler, bileğinize kuvvet!
Arkadaşlarından cevap gelmiyordu, onların şehit düştüğünü anladı. Her
birine dönerek; “Hakkım helal olsun, helal olsun!” dedi. Teröristler
ateşi hiç kesmiyor, kurşun yağdırıyorlardı Mehmet kıpırdayamıyordu.
Komutanına seslendi, ondan da bir cevap alamadı. Defalarca seslendi
cevap yoktu. Komutanı neden cevap vermiyordu?
-Mehmet kardeş komutanımız şehit düştü. .Dayan, sakın pes etme, hepsini geberteceğiz! Allah'a emanet ol…
Bu, Mustafa"nın sesiydi. Mehmet, duydukları karşısında hem üzülüyor hem
de öfkeden dişlerini sıkıyordu. Sağ kalamayacağını anlamıştı. Şehit
düşmeden bir kaçının daha canına okumalıydı. Arkadaşlarına her
bakışında, sayılarının iyice azaldığını görüyordu. Her şey ne çabuk
olmuştu! Bir saat önce konuştuğu arkadaşları, komutanı artık birer
şehitti.
Mustafa:
-Mehmet iyi misin? Destek geliyor kardeş, az kaldı! Dayanalım, sakın pes etme! diye seslendi.
-Tamam kardeş iyiyim, diye karşılık verdi.
Biraz rahatlamıştı, destek gelince onların canlarına okuyacaklardı.
Bulunduğu yerden az ileriye gitmek için hareket etti. Tam yerini
değiştirmişti ki büyük bir acı hissetti. Ne acıydı bu böyle! Gözleri
kararıyor, kulakları uğulduyordu. Yere yığıldı. Eliyle bedenine
dokundu. Oluk oluk kan akıyordu, evet vurulmuştu. .Gücünün tükenmekte
olduğunu hissediyordu. Bir avuç toprak aldı, sıktı. Çok susamıştı,
susuzluktan yüreği kavruluyordu. Matarasından su içmek istedi ama
dermanı yoktu, sürekli yutkunuyordu. Gözlerini açmakta zorlanıyordu.
Yanına birinin geldiğini hissetti, gözlerini zorlukla açtı. Net
göremiyordu. Bu babasıydı. Yerde uzanmış yatan oğlunun yanına oturdu.
Mehmet'in başını dizine koydu. Babasının geldiğine çok sevinmişti.
-Baba, çok susadım, ne olur su! dedi.
Babası Mehmet'e suyunu içiriyordu. Mehmet'in içtiği su o kadar tatlıydı ki doyamıyordu; kana kana içti. Babasına bakarak;
-Ne tatlı bir su, doyamıyorum dedi.
Babasının yüzünde mutlu bir tebessüm vardı, gururla bakıyordu oğluna. Gülümseyerek:
-Zemzem bu oğlum, şimdi söylediklerimi tekrarla, dedi.
Birlikte şahadet kelimesi getirdiler Babası Mehmet'in saçlarını
okşuyordu Mehmet'in artık kımıldayacak hâli kalmamıştı, ölmek
üzereydi.Babası;
-Hadi uyu yavrum, kapa gözlerini, diyerek eliyle Mehmet'in gözlerini kapadı.
Mehmet gözlerini bir daha hiç açamayacaktı çünkü o artık şehit olmuştu. Onun adı artık “Yetim Mehmet” değil “Şehit Mehmet”ti.
Mehmet'in şehit düştüğünü Arif Emmi hissetmişti. Sabaha karşı uyandı.
Namaz vakti yakındı. Abdest aldı, ezan okunana kadar Kur"an okudu.
.Namazını camide kıldı ve Mehmet'ten gelecek haberi beklemeye başladı.
Kimseyle konuşmuyor, sürekli yola bakıyordu. Öğleden sonra beklediği
haber geldi. Kara haberdi bu, gecikir miydi?.Mehmet'in evinden anasının
çığlıkları yükselmeye başladı. “Mehmet"im gitti! Vatan sağ olsun!” diye
bağırıyordu. Konum komşu toplanıp koşuştular. Arif Emmi Mehmet"in
salasını okudu. Mehmet"i beklemeye başladılar.
Mehmet'in naaşı köyüne ertesi gün getirildi. Mehmet öyle şerefli
geliyordu ki yürekler dayanmıyordu. Oy, Mehmet'im oy! Sana kurşun sıkan
eller kırılsın! Mehmet'in anası, kapının eşiğinde durmuş, oğlunun
gelişini izliyordu. Dizlerinin dermanı tükenmişti. Olduğu yere çöktü,
ağıt yakmaya başladı:
Haber edin bizim ele,
Gelsin emmisi dayısı.
Sabah ezanı okunmadan,
Yandı yavrumun kınası.
Neler oldu neler oldu,
Kuzum sana neler oldu.
Kahpelerin kurşunu,
Gelip yiğidimi buldu.
Helal olsun helal olsun,
Sütüm sana helal olsun.
Gözümden akan yaşlar,
O kahpeleri boğsun
Bak babası bak babası,
Yiğidine bak babası.
Yanına serdim yatağını,
Kuzun ile yat babası.
Yetimimi asker eyledim
Vatanıma kurban dedim.
Helal sütümle besledim
Vatanıma kurban eyledim.
HURİYE DÜZGÜN
KADINLAR !
Bir kadın ne için ağlar, neden ağlar.
Sizce gerçekten her zaman yürekten ağlar mı? Bu soruların cevabını
aramak ve belki de bulmak için Sayın Aziz Nesinin yazmış oldugu bu
yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.
Bu makale beni her okuyuşumda etkilemiştir. O kadar güzel tanımlar var
ki, sonuçta aslına dönmek, kendine sarılmak gibi, bu eylem belki de
sadece kadınlar için değil de tüm insanlar için geçerli.
Bir kadını ağlatmak....
Bir kadını ağlatmak çok zor değildir aslında. Kadınlar her şeye
ağlayabilir; bir filme, bir şarkıya, bir yazıya... En az erkekler kadar
yani! Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur. Eğer bir kadın yürekten
ağlıyorsa, ağlatan onun yüreğine ulaşmış demektir. Ama o yüreğin
değerini bilememiş olacak ki ağlatan, gözünü bile kırpmadan teker teker
batırır iğnelerini yüreğe!
Işte o zaman koca bir yumruk gelir oturur boğazına kadının. Yutkunamaz,
nefes alamaz; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır. Gözleri buğulanır
kadının sonra. Ağlamayacağım, der içinden. Ama engel olamaz işte. Çünkü
yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplamaktadır.. Bu acıya ne
kadar karşı koyabilir ki bir kadın. Ince ince süzülür yaşlar
gözünden;önce birkaç damla, sonra bir yağmur seli... Ve kadın ağlar;
hem de çok! Sanmayın ki gidene ağlar kadın! Gidenin giderken koparttığı
yerdir, onu ağlatan, orada bıraktığı yaradır. O yaranın hiç
kapanmayacağını, kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın; o yüzden
ağlar. Ama bilirmisiniz, ağlamak kadınları olgunlaştırır. Her damla,
daha çok kadın yapar kadınları.
Her damla bir derstir çünkü. Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan,
ağlama niye ağlıyorsun ki, değmez onun için derler. Bilmediklerindendir
böyle demeleri. Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa, ölürler.
Içlerindeki zehirdir onları öldüren! Ağlayarak o zehirden kurtulur
kadınlar, o irini temizlerler yaralarındaki! Çünkü bilirler, o irin
temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları. Dönüşmemesi lazımdır oysa. O
yüzden de bolca ağlarlar.
Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında.
Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça
inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür. Küçüldükçe değerini
yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar
kendilerinden. Güçlü, yenilmez, mağrur ve aşka inanmayan... Insanlar
soruyorlar çoğu zaman neden bu kadar çok bekar kadın var diye; hepsi
kariyer derdinde olan. Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar.
Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki, o kadar çok
ağladılar ki! Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına
inanıyorlar, o yüzden kendilerine sarılıyorlar. Çünkü biliyorlar ki
sarıldıkları adamlar onları hak etmedi; hem de hiçbir zaman! Hep bir
çıkarları oldu sarıldıkları adamların. E o zaman niye sarılsınlar ki!
Niye sarılalım ki!
Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur.
Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır. Bilin ki, artık aşkın
olmadığına inanmıştır. Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır. O
da kim, ne diye sormayın artık. Çok ağlayan kadınlar, eninde sonunda
kendilerine sarılırlar çünkü! AZİZ NESİN
AND OLSUN !!!
Tohum Gibi Toprağa Düştükçe Çoğalacaklar !!!
BU AND KAYBETTİĞİMİZ HER ŞEHİT İÇİN, BU HESAP BİTİNCEYE KADAR BURADA YAYINLANACAKTIR !!!
Senin gibi eşsiz bir Arslan"ı katleden mayının düğmesine basanlara da, o tetiği çekenlere de, onlara eylem emri gönderen ada canisine de, eylemler için ada canisiyle anlaşan soysuz hainlere de yaptıklarının hesabını soracağız!
Başta, taşıdığı asil kanın bedelini bilen ve bu bedeli kahramanca ödeyen senin gibi yiğit kardeşlerimiz olmak üzere, katledilen her canın, dökülen her damla kanın ve yıkılan her yuvanın hesabını soracağız!
Kutlu naaşına yemin olsun, hesap soracağız!
Dökülen Türk kanına yemin olsun, hesap soracağız!
Naaşının sarıldığı sancağa yemin olsun, hesap soracağız!
Ardında yürüdüğümüz davaya yemin olsun, hesap soracağız!
Gök girsin, kızıl çıksın! Canının ve kanının hesabını soracağız!
Ağlamayacağız, güldürmeyeceğiz!
Yas tutmayacağız, bileneceğiz!
Yıkılmayacağız, indireceğiz!
Vazgeçmeyeceğiz, yürüyeceğiz!
Sen Türk'sen?
Vatanın satılıyor /Bayrağın yakılıyor...
Vatanın satılıyor,
Bayrağın yakılıyor,
Türk'lere küfür ediliyor
Sen bunları biliyor musun?
AB'ye girelim diyorsun,
Girince ne olacak bilmiyorsun!!...
Sen, Türk'sen,
Sen,vatanının uğruna canını fedâ edersen,
Neden bu olaylara karşı çıkmıyorsun!?...
(not bu şiir 11 yaşında bir kız tarafından yazılmıştır)
Yüzbaşı Eroğlu için Levent'teki Afet Yolal
Camisi'nde cenaze töreni düzenlendi. Törene, Yüzbaşı Eroğlu'nun ailesi
ve yakınlarının yanı sıra İstanbul Valisi Muammer Güler, 1. Ordu
Komutanı Orgeneral İsmail Koçman, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı
Kadir Topbaş, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, Harp
Akademileri Komutanı Orgeneral Hasan Aksay ile askeri erkan ve
vatandaşlar katıldı. Acılı eş kucağında ikiz çocuklarıyla şehit
yüzbaşının cenazesi başına geldi. İkiz çocuklarını kucağına alarak
acılı eşin "Bak yavrum baban burada. 4 aydır görmediğin baban burada"
demesi törene katılanları gözyaşlarına boğdu.
Yüzbaşı Eroğlu'nun Türk bayrağına sarılı tabutu, ikindi vakti kılınan
cenaze namazının ardından askerler tarafından omuzlara alınarak top
arabasına konuldu. Eroğlu'nun cenazesi, askeri bando eşliğinde bir süre
top arabasında taşındıktan sonra cenaze aracına alındı.
Bu sırada şehit eşi Tuba Eroğlu'nun asker selamı vererek eşini
uğurladığı görüldü. Tuba Eroğlu, taziyeleri de 13 aylık ikiz çocukları
Bade ve Kahraman'ı kucağına alarak kabul etti.
ORGENERAL GÖZYAŞLARINI TUTAMADI
Beşiktaş Müftüsü İlhami Özden dua okuduğu sırada, cenazeye katılan en
yüksek rütbeli subay olun 1'inci Ordu Komutanı Orgeneral İsmail
Koçman’ın gözyaşlarını tutamadığı görüldü. Kendisi gibi topçu olan
yüzbaşı Eroğlu'nun ardından gözyaşı döken Orgeneral İsmail Koçman,
gözyaşlarını sildi.
Şehit Topçu Yüzbaşı Sinan Eroğlu'nun cenazesi, Edirnekapı Şehitliği'ne defnedildi.
Mektupta
şu ifadeler yer alıyor: ' Sevgili Hakkı kardeşim. Bu mektubu nöbet
dönüşümden yazıyorum. Daha yeni yeni ısınıyorum. Hava eksi 15 bilemedin
eksi 16 derece filandır. Ama asla komandolar üşümez, yemez, içmez
uyumazlar. İnşaallan sende asker olunca ne demek isteğimi anlarsın
kardeşim. Vatanıma canım feda. Burada asker arkadaşlarım her gün
terörist avına çıkalım diye can atıyor. Keşke şehit olsak diye dua
ediyorlar. Kendini iyi bak gözünüz arkada kalmasın. Bu vatan bizimdir.
Anne ve babanın ellerinden seninde gözlerinden öperiz. Komando
Aşk, Dostluk ve Güven.
Bir zamanlar üç arkadaş varmış. Üçü bir arada oldu mu harikaymış her şey.
Gün gelmiş Aşk'ın işi çıkmış. Eh... Meslek bu kolay mı?
Ama aralarından ayrılmadan önce söz vermiş onlara.
- Beni özlediğinizde gelin demiş; Uzaklarda olmayacağım. Nerede gözleri
arzuyla dolu birbirine bakan bir çift görürseniz ben oradayım.
Ve ayrılmış yanlarından. Peki demiş Dostluk, Güven'e;
- Madem öyle bende yoluma düşeyim... Görev çağırır... Ama merak
etme, nerede birlikte ağlayan iki insan görürsen bil ki ben oradayım.
Güven ağzını açmış veda etmek için ama Dostluk ayrılmış arkadaşının
yanından... Onun son sözünü dinlemeden!.. Ve gitmiş uzaklara...
Güven sessizce içinden geçirmiş elinde olmadan...
- BENİ KAYBEDERSENİZ, BİR DAHA ASLA BULAMAZSINIZ!...
Sensizliğin
denizinde yürüyorum çıplak ayaklarımla. Simsiyah bir haykırış akıyor
gözlerimden, ellerim anılarımda…Mavi bir gül aşkı anlatıyor
semalarımda. Ne yapmaktasın şimdi, hangi sevda yollarını adımlamaktasın
bilmiyorum. Başlıyor yokluğun infazları, kan damlıyor gözlerimden. Sen
git… Ben kalmak istiyorum gecelere sığmayan sevdamla.
Düş bahçemizde bir ömürdü geceler oysa, karanlığın içindeki Ay’dı gül
yüzüm. Yalnız geceleri görünür, günü sevmez karanlığım, güneşe yakışmaz
tenim. Düşünüyorum da bendeki bu karanlığın bir adı olmalı, ya da bu
dünyanın bir anlamı olmalı. Kanadım kolum kırık… Dudağımda bir çığlık,
affet ağlıyorum, affet… İstemesem de susuyorum, kızma… Ölüyorum sensiz,
gitme. İtme beni karanlıklara… Dertlere sarma yorgun yüreğimi…
Kapı önünde boynu bükük bir sevdalıyım işte. Eşkıya ayrılıklarla
kesilir düşlerimin yolları… Zamansızlık kalır içimde, oysa delice
yaşamak vardı tüm renklerde. Güneşin ellerinden tutup, yanılgılara
vurmak özlemi.
Ey yar, vedanın rengini söyle bana.
Tek başına yanmalarım yetmedi mi daha, saatler vuslatı vurmadı mı
anlat. Rüzgarıma kapatma pencerelerini, alışma bensiz sabahlara.
Yeniden doğmayı öğret bana, belki’siz, keşke’siz cümleler sarfet.
Acılı göz yaşlarımın çığlıkları yankılanır gecemin duvarlarında.
Sustuğum kadar sevdim seni, ateşli avuçlarımla bilesin. Hükümsüzüm
şimdi… Hüzünlere demir atarken yüreğim, umutlar martı olur uçar
ellerimden. Ufuklara bakıp boşa beklerken gözlerim, canıma kasteder
aramıza serilen fırtına. Sığınmak isterim sana, kıyamam… Olmayacak
duaları bırakır dilim, kalamam…
Ey yüreğim, duy sesimi…
Soğuk kayalıklardan engin denizlere bırak kendini. Geceler güne
dönerken elini belime koy hadi, son kez dans edelim. Sevdanın görüş
günleri olsa da yüreğime yasak. Mevsimsiz saçlarıma dokun, sonbahar
gibi uzak. Ayazda kaldım nedensiz. Siyah gibi ümitsizim. Söyle neden
sana varan her yollar hep uzak. Gecenin gölgelerinde üzgünüm, hüzünden
öteyim ağlamaktan küflü duvar diplerinde.
Ey sevda,
Mavi bir ay doğdu geceme, bak. Kırmızı elbisesiyle geldi aşk, uzandı
çimenlere. Sarı tüllerin ardında kaldı umutlar… Her dokunuş beyaz,
alevlerin içinde. En çok saçlarımı severken koynumdaki kırmızı güller,
gözlerimde ıslanır mor menekşeler. Gün batımları acıtır içimi,
yenilirim gitmelere yürekten. Düşerim bir mavi gök tutmaz ellerimden.
Kanatları kırılır yüreğimin, bir kalemin ucunda şimdi ümitlerim.
Yalnızlık denen karanlık mahzende üşürken ellerim sevdamın hüzün
diliyle sana seslenirim. Göz bebeklerimde nefesinin göğsündeki iniş
çıkışları, ellerimde kalp atışın…
Sen uyu sevgili,
Masal olan yapraklarımla; tatlı düşlerdeyken sen, kelebek kanatlarımla
gelir, gül kokumu başucuna bırakır, ben yine üzerini örterim.
BAĞLANMAYACAKSIN BİRŞEYE ÖYLE KÖRÜ KÖRÜNE
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle O daha az sever seni,
Senin O'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak.