Ocak 2008 tarihli yazilar (sayfa 4)
Ocak 2008 tarihli diger ogeler resimler
,
videolar Dolunayda ortaya çıkar; aşk limanına /kevser havuzuna/ yol almış yitik kelimeler…
Dolunay için düşer çöllere gözyaşı şebnemi… Dolunayadır; toprağa
gülümserken, avucumuzda açan ölüm çiçeğinin busesi… Ve dolunay içindir
dağları delen sevdamız…
Biz, dolunayda dolunayla ağlayan bir güvercin idik… Dolunayla hemhal
olmuş, yakamoza tutulmuş, yüreğine mil çekilmiş bir güvercin… Kanat
çırpıp aşk cemresine uçtuk, yürek ritmimiz beraber atan güvercinlerle.
Alevlere emanet ettik yüreğimizi ve çöllere kaçtık yitik yârimizi
bulmak için… Görenler bizi tanıyamaz olsa da biz tanımıştık sevgiliyi…
Sevgiliye serilmiş aşk yolunun kaldırımlarına atmıştık adımlarımızı
arkamıza bakmadan… Araya araya dizlerimizin bağı çözüldüğü gecelerde
yaktık, elem yüklü çakmakla hasret meşalesini… Ve gök kubbe buram buram
hasret koktu, nefesimizle yüreğimize doldurduk hasreti…
Ve…
Bir gece yarısı dolunayda bulduk yitik yâri… Edep merdiveniyle çıktık
asumanlara ve acziyet hırkasını giyindik lal olmuş kâinatta. Yıldızlara
anlattık geceleri akan gözyaşlarını ve yıldızların mehtabı okşamasını
izledik yüreğimizde… Dolunayda ortaya çıkan Zümrüdüanka kuşunun, kanat
çırpması ile kanat çırpmaya başladık hasret yağdıran bulutlarda…
Dağları delmeye hazırlandık Mecnunla, Ferhatla, Keremle…
Yüreğin eriyerek, kelimelerin korlardan çıkmasıyla dökülür kâğıda
dolunay sevdası… İpeksi meltemin ta süveydalarımıza aksettirdiği bir
ışık; nurdan bir sütundur dolunay sevdası… Zemheri karanlıklardan güneş
gibi doğar bu sevda gamzelerimizde… Aşk çağlayan gözlere vesile,
arefesinde yaşanılan ölüme gülümseyiştir…
Dolunaydır kefenim… Dolunayadır gözyaşım… Dolunaydadır vefa ikliminde sineme çektiğim aşkım…
Üzerime hasret yüklü bulutlar düşse de, uçurumların kıyısındaki
gelinciğe uzanacağım ve seni alıp aşkıma yoldaş yapacağım dolunay!
--------------------------------------------------------------------------------
Halil ile Asuman birbirlerinin çok seven iki gençti.Ta çocukluktan
gelen bu aşk bu sevgi yaşları büyüdükçe aşklarını sevdalarıda
büyütmüştü.Aynı mahallede oturuyorlardı.Çocukken hep beraber
oynarlardı.Aynı okulda aynı sırada oturdular.Herşeyi paylaştılar ama
heşeyi.
Zaman su gibi akmış halil ortaokul ve lise yi okumuş asumanı ailesi kız çocuğu okutulmaz
Diye ilk okuldan sonra okutmamışlardı.Halil ortaokul ve liseyi okumak
için ilçeye yatılı okulda kalarak öğrenimini bitirdi.Ama 2 haftada bir
muhakkak köye gidiyordu.Anası babası özelliklede Asuman için...
Yıllar geçti Halil yakışıklı yağız bir delikanlı Asumanda köyün en
güzel kızı oldu.Yaşları ilerledikçe buluşmaları daha da zor
oluyordu.Asuman suya diye çıkıyordu evden Halil’de hayvan otlatmaya.Zor
oluyordu ama hemen hemen her gün buluşuyorlardı.İkiside çok
mutluydu.Birbirlerine delicesine aşıktılar herşey iyi gidiyordu ta ki
Halil’in askere gitmesine kadar.
Halil artık son hazırlıkları yapıyor uzak yakın akrabalarıyla
helalleşiyordu.Asuman kimseye belli etmiyordu ama için için
ağlıyordu.....Gün gelmişti Halil yarın yola çıkacaktı ve Asumanla son
kez buluşmaya vedalaşmaya hayvan otlattığı yere gitti.Çok geçmeden
asuman geldi sarıldı Haliline gitme diyordu gerisi gelmiyordu boğazı
düğümleniyordu sadece gitmeee..Derken Halilinde yaşlar süzüldü
gözlerinden gitme diyorsun ama vatan borcu namus borcu sende göreceksin
ki 18 ay sayılı gün nasılda çabuk geçecek.Hem askerlik dönüşü istetecem
seni evimin hanımı çocuklarımın anası olacaksın inşallah dedi ve
sevdiğinin anlına bir öpücük kondurdu.Sıkı sıkıya sarıldılar ayrılmak
istemiyorlardı.Asuman benim gitmem lazım dedi annemler merak
eder.Sevdiginden biraz mutlu biraz hüzünlü bir şekilde
ayrıldı.Ağlayarak evine gitti.
Akşamda evlerinde konuşuldu Hacı Ahmet’in Halil’de askere
gidiyormuş dedi annesi babasına.Yarın yolcu etmeye gidelim bizim asuman
erkek olsaydı oda gidecekti diye söylendi babası.O akşam Halil’de
Asumanda uyuyamadı.Yatak diken gibi batıyor yorgan çalı gibi
yırtıyordu.O gece sabah oldu ama ne sıkıntılarla.
Sabah köyün askere gidecek gençleri köy meydanında herkesle
helalleştiler ve otobüse bindiler.Asuman ve ailesi de ordaydı.Halil de
diğerleri gibi köyün bütün halkıyla vedalaştı.Otobüse en son Halil
bindi pencere kenarındaki yerine oturdu ve sevgidine sevdiklerine el
sallayıp yollara düştü.
Askere gitmek değil bitirip gelmekti önemli olan.Günler geçti
Halil askere gideli 3 ay olmuştu ki haber geldi; Askerler dağıtıma
geliyormuş diye.Haberi duyunca Asumanın yüreği pır pır etti 3 aylık
hasret bitecekti.Hem seviniyor hemde üzülüyordu.Hasret bitecekti ama
yeniden başlayacaktı.Haber köye ulaşalı 2 gün olmuştu ki Halil’de köye
döndü.Köyün kahvehanesindekilere selam verdikten sonra evine anasına
babasına koştu.Önce anasının elini öptü doyasıya sarıldı sonrada
babasına....Eve geleli 1 saat olmadan ben dışarı çıkıyorum çok
özlemişim köyümü diyerek Asumanla buluştukları yere gitti biliyordu
asuman gelecekti öylede oldu.Her zaman ki gibi Halil den 2 dk.sonra
geldi buluşma yerine.Sarıldılar doyasıya sıkı sıkıya .Halil cebinden
bir paket çıkardı ve bu senin dedi.Asuman paketi büyük bir heyecanla
açtı.Pakette gümüş bir kolye vardı.İçiçe geçmiş 2 kalp.Halil bu
kalplerin birisi sen diğeri de benim dedi.Asuman bir daha sarıldı
sevdiğine ve yanağına bir öpücük kondurdu.
Halil 10 gün izne gelmişti ve çabucak bitti sayılı gün ama 10 gün
boyunca her gün buluştular.Ayrılık günü geldiğinde bu ayrılık daha bir
kolay oldu ikisi içinde.Halil annesine az biraz çıtlatmıştı konuyu
annesinde Asumanı çok sevdiği için sevinmişti.Askerliğini yap gel hemen
düğün yaparız demişti.Halil de Asumanda çok mutluydu mutlu bir şekilde
ayrıldılar.
Halil usta birliğine Hakkari’nin Şemdinli ilçesine gitti.Daha 15
ay daha askerlik yapacaktı ama mutlu ayrıldı köyünden.Halil askere
gideli 3 ay olmuştu.Halil’in askerlik yaptığı yerde hemen hemen her gün
teröristlerle çatışma oluyor birçok er ve erbaş yaralanıyor bir çoğu da
şehit oluyordu.Halil ailesine sık sık mektup yazıyor durumunun iyi
olduğunu bildiriyordu.
Asuman Halil’in yolunu beklerken köyün zenginlerinden Mahmut ağa oğlu Salih’e Asumanı istemeye geldiler.
Asumanın babasının Mahmut ağanın verdiği başlık parasından sonra
diyecek bir şeyi yoktu verdim gitti dedi.Asuman babasına ben evlenmek
istemiyorum diye ağladı yalvardı ama ne çare 2 hafta sonra düğünü
vardı.
Asuman yemeden içmeden kesilmişti iyiden iyiye düğün hazırlıkları
yapılıyordu ama onun umurunda bile değildi.O Halil’ini düşünüyordu.
Geceleri sabaha kadar namaz kılıyor,göz yaşı döküyor ve dua
ediyordu Allah’ım ben Halil’den başkasına yar olmam düğünden önce al şu
canımı diye.......Asumanın günleri namaz kılıp dua etmekle
geçiyordu.Halil’de her gün teröristlerle çatışmaya giriyordu.Birçok
arkadaşıda şehit olmuştu.
Düğün gününe bir gün kalmıştı.Asuman gene gece sabaha kadar namaz
kılıp dua etti. Allah’ım ben Halil’den başkasına yar olmam düğünden
önce al şu canımı diye ağladı ve dua etti sabaha düğün vardı ve her şey
hazırdı.
Sabah erkenden annesi geldi Asumanın odasına bu gün büyük gündü
ve düğün vardı. Annesi gördüğü manzara karşısında şaşırmıştı! Çünkü
kızı sedcade’nin başına uyumuştu.Uyanması için çok uğraştı ama bir
türlü uyandıramadı kızını........
Evet Asumanın duaları kabul olmuş Allah’ü Teala onu Halil’den
başkasına yar etmemiş düğünden önce ruhunu teslim etmişti.Bu haber köye
bomba gibi düşmüştü ki çok geçmeden bir acı haber daha geldi.Halil gece
yarısı operasyonunda teröristler tarafından pusuya düşürülüp şehit
edilmişti.Evet dünyada kavuşamadılar belki ama inşallah Ahirette
kavuşmuşlardır.Allah sevenleri ayırmasın.....
Bugün ofisten ayrıldığınızda,
Bu kısa hikayeyi üzerinde düşünün,
Umarım ki hayatınızda büyük bir değişikliğe neden olur
Profesör elinde içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı
Herkesin göreceği bir şekilde tutuyordu ve ardından sordu :
“Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?”
'50gm!' .... '100gm!' .....'125gm'
..diye öğrenceiler yanıtladı.
“Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem,” dedi profesör, “ama, benim sorum şu ki :
Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?”
‘Hiçbirşey' …..diye yanıtladı öğrenciler
Tamam peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?' diye sordu profesör bu kez…
Kolunuz ağrımaya başlardı efendim' diye öğrencilerden biri yanıtladı
“Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?”
“Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı & batar vs gibi sorunlar yaşardınız ve hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!”
….. tüm öğrenciler çeşitli yorumlar yaptı ve gülüştüler
“Çok iyi.
Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?”
Diye sordu profesör.
‘Hayır‘…. Diye yanıtladı herkes
“Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına neden olan neydi?”
Öğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar.
“Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?”diye tekrar profesör sorar
“Bardağı bırakın düşsün!” diye öğrencilerden biri yanıt verir
“Kesinlikle!” der profesör.
Hayatın problemleri de böyle birşeydir.
Onları kafanda birkaç dakika tutarsın & Bir sorun yokmuş gibi görünür.
Uzun bir süre düşünürsün & Başınız ağrımaya başlar
Daha uzun düşünün & Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur.
Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir,
Fakat DAHA ÖNEMLİSİ onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi).
Bu şekilde strese girmez, ve her gün taze bir beyin ile uyanır ve her
konuyla ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güçte
olursunuz!
Bu yüzden bugün ofisten ayrıldığınızda,
Sevdiklerinize şunu hatırlatın :
“Bardağı yere bırakın bugün!”.
karadut hikayesi
Bir zamanlar birbirlerine aşık iki
genç vardı. Kızın adı Tispe ,delikanlının ki ise Piremus idi. Bunlar
yanyana evlerde otururlardı. Birlikte büyüdüler ve çocukluklarından
beri birbirlerine karşı ask beslerlerdi. Fakat aileleri görüşmelerini
istemezler, birbirlerine uygun olmadıklarını düşünürlerdi. Oysa onlar
birbirlerini ölesiye seviyorlardı. İki evin arasında gizli bir çatlak
vardı aileleri bunu bilmezler onlarda geceleri burda bulusur o aradan
birbirlerine seslerini duyurur aşklarını dile getirirlerdi. Bir gece
ormandaki ağacın altında buluşmaya karar verdiler. Tispe ağaca Piremus
dan önce varmıştı. Gittiğinde avını yeni yemiş ağzından kanlar akan
kocaman bir aslanla karşı karşıya geldi. Korkarak bi mağaraya doğru
koşmaya başladı. Farkında olmadan yolda boynundaki eşarbını düşürmüştü.
O sırada Piremus geldi gördükleri karşısında donup kalmıştı. Kocaman
aslan ağzında kanlarla birlikte biricik sevgilisi Tispe nin esarpını
parçalıyordu. O an aklına gelen ilk ve tek şey aslanın Tispe yi
öldürerek yediğiydi. Tispe siz yaşayamazdı. Aklından geçen sadece aşkı
uğruna canına kıymaktı. Belinden hançerini çıkardı ve göğsüne sapladı.
Kanlar içinde cansız bedeni yere düştü. Tispe ise korkusunu bir kenara
atıp bir an önce aşkını görmek için mağaradan çıkmaya karar vermişti.
Ağacın altına geldiğinde o korkunç sahneyle yüzleşti. Piremus un cansız
vucudu yerdeydi ve elinde Tispe nin düsürdüğü eşarpını tutuyordu. İlk
önce genç kız olanlar karşısında ağlamaktan hiçbir şeyi anlayamamıştı.
Ama esarpı ve uzaklaşan aslanı görünce anladı. Bir an ve mağarada
düşündüğü o korkunç şey başına gelmisti. Ve onun öldüğünü düşünen
Piremus askı uğruna canına kıymıştı. Tispe bir an bile düşünnmeden
hançeri aldı ve göğsüne götürdü. Onların aşkı ölesiye bir aşktı ölüm
bile onları ayıramazdı. Eğer Piremus aşkı uğruna ölümü göze aldıysa o
da hiç çekinmeden canına kıyabilirdi ve hançeri sapladı. Birden vücudu
Piremusun bendeninin üstüne yığıldı. O anda tanrılar bu yüce aşkı
ölümsüzlestirmek istediler ve bu ciftin üstünde duran agacı bunların
askına adadılar. Piremusun kanını bu ağacın meyvelerine, Tispenin
gözyaslarını ise ağacın yapraklarına verdiler. O günden beri kara dut
ağacının meyvesinin çıkmayan lekesini, (Piremusun kan lekesini), dut
ağacının yaprakları, (Tispenin gözyasları) temizler.. Bilirmisiniz dut
agacının meyvesinin lekesi çıkmaz ama elinize ağacın yaprağını alır
ovuşturursanız lekenin gittiğini göreceksiniz...
Yeni yılın ilk
karı örttü şehr-i istanbul'u...tıpkı nice şeyleri örttüğü gibi...sadece
yollar mı kapanan bugün ?hayatı bir de benim gözümden görelim bu kez
de.
şimdi kar kimlerin hayatın mahfetti biliyor muyuz?istanbulda
herhangi bir evde yalnızlıkla boğuşan yaşlı bir beden üzerinde soğuk
daha da hissettirdi ona yalnızlığını...yalnızlık onu öümde beli çaresiz
ellere teslim etti.küçücük bir yürek yarın sabah oynayacak bir oyun
kıpırtısıydı...
yaşlı nine her sabah çıktığı sonsuz karanlıktaki sokaktan ekmek kuyruğuna uzanan yolun örtüsü olacaktı kar...
sokakların gerçek sahipleri belki bir kaç gün de olsa;sıcacık yatak
ve bir kaç sıcacık gözle kavuşacağı o spor salonlarına gebe...
evet bu gece diğerlerinden çok farklı..ben sıcacık evimde
ruhumdaki vicdan acımla savaşıyorum...evim var.ama ruhumdaki bu elem
nasıl dinecek?
bir çocuk yüreği;daracık bir barakada hışırdayan naylonlarla ve
açlıkla savaşarak uyumaya çalışıyor..şimdi minicik bir battaniyeye
sarılmış gönlünde bir umut taneciğini ısıtmaya çalışıyor..sanma ki bunu
başaracak..o büyüdükçe içindeki ümidi kar tanesi gibi eriyecek..tıpkı
esen bir rüzgarla sönen mum alevi gibi..odasında 8 kişinin nefesiyle
bir geceyi daha güne çevirecek.kimsesi kalmadığını bilmeden.bazıları da
evindeki son kömür tanesini korkarak atacak sobasına.aslında atılan o
son kömürle ümitler de yanacak...evet şimdi mutlu mu olmak gerekecek?bu
kocaman kalabalık içinde bütün çaresini ve ümidini karla birlikte
kaybeden insanlara....kiminin evine kiminin yüreğine yağdı kar.uamrım
bir gün ümitleri eritmemeyi de başarırız...(s.y.)

Bunu ilk defa yapıyorum. Henüz seni tanımıyorum
ve henüz Allah’ım seni karşıma çıkarmadı. Ama ben sana aylar öncesinden
belki de yıllar öncesinden kendimi sana anlatıyorum. Kim bilir belki de
ömrümün sonuna kadar bulamam seni. Bunu tahmin etmek çok zor. Beklemek
ise acı.
Her defasında sen sandım başkalarını. İsteğim çok basitti.
Ufacık, minicik bir şey. Sevmek güzeldi ama sevildiğin sürece. Aşklarım
oldu senden önce. Sonu gelmeyecek derken bir gün o günle yüzleşmek
zorunda kaldığım. Her defasında tövbeler ettim kendimce. Biliyordum ki
aslında kendimi kandırıyordum. Yine günün birinde, hiç ummadığım bir
anda tövbemi bozacaktım. Öyle de oldu zaten. İçimdeki sızıya dönüşmüş
aşk parçacıkları kül olmak üzereyken bir gülüş çıktı karşıma. İki göz,
yıldız ışıltısıyla bakan. İçimde hep o durduramadığım korku, her şeye
rağmen aşkın gücü bastırırdı tüm korkularımı. Bir aylık, bir günlük,
hatta bir saatlik yaşamak ta olsa aşkı güzeldi.
Biten her duygu birlikteliğinde sanki biraz daha büyüdüm. Ve her
defasında sevilmediğimi sevgimin sevildiğini gördüm. Ben hiç terk
etmedim, hiç aldatmadım, hiç kendim demedim. Her defasında sanki tüm
yaşananlar yaşanmış ta sıra ayrılığa gelmiş misali terk edildim.
Yüreğimdekiler tükenmemişken, hala seviyorken, onsuz olamayacağını
bilirken kaçmak kolay geldi aşklarıma. Gitme diyemedim hiç birine.
Sensiz nasıl yaşarım, neydi suçum, yada neydi sendeki beni öldüren şey,
diye soramadım hiçbir zaman. Aradan hangi aylar geçti, hangi mevsim
oldu, yıl hangi sayıyı gösteriyor takvimde o gün geldi demek ve sen
varsın artık bende. Kimsin ? neredesin ? ben bu satırları yazarken
bilmiyorum ama bu satırları okuduğuna göre benim dünyam, gecem,
gündüzüm, rüyam, aldığım nefeste artık sen olduğun gerçeği var. Sen
beni sevsen de, sevmesen de, benden haberdar olsan da olmasan da.
Biraz tanıyor gibiyim aslında seni. Hiç görmeme rağmen. Sütlü
çikolata rengindeki tenin, başak sarısı belki de kömür karası saçların,
pamuk ellerin, narin tenin ve inatçılığına aşık oldum muhtemelen.
Yanılma olasılığım da var ama aşk bu tüm olmazlarım olur hale de gelir
belki.
Seninle nefesimi paylaşmak istiyorum.
İnanır mısın? Bu satırlara ama inan tüm satırlar, tüm kelimeleri
çok çok eskiden senin için topladım. Aylardan ekim, günlerden salı,
saat sabahın 7 sini gösteriyor, aşkı özlemiş olmak tüm sebebim. Ve seni
özlemiş olmak. Hoş geldim yarim, sefalar getirdin yüreğime. Seni çok
özlemiştim.
Büyük bir hava meydanının bekleme salonunda,
genç bir bayan uçağına binmek üzere bekliyordu
Uçağın hareketine saatler olduğu için,
zaman geçirmek için bir kitap ve bir paket küçük kurabiye satın aldı
Dinlenmek ve
kitabını okumak için,
VIP salonunda bir koltuğa yerleşti.
Kurabiye paketinin durduğu sehpanın yanındaki koltuğa
bir adam oturdu. Dergisini açıp okumağa başladı.
Genç kadın,
ilk kurabiyesini aldı.
Adam da bir tane aldı.
Bayan çok rahatsız hissetti kendisini ve:
“Sinir bir şey!
Havamda olsaydım,
bu cüretinden dolayı
onu yumruklardım!”
diye düşündü.
Bayan bir kurabiye alıyor,
Adam da bir tane alıyordu.
Çıldıracak gibiydi bayan.
Ama olay çıkarmak istemiyordu.
Nihayet son kurabiye kalınca kadın:
“Bu küstah adam
şimdi ne yapacak?”
diye düşündü.
Adam son kurabiyeyi aldı;
onu ikiye böldü ve
bir parçayı kadına verdi
Aaaa! Bu kadarı da fazla!
Çok öfkelenmişti şimdi!
Kadın sinir içinde kitabını ve diğer şeylerini alıp
bir fırtına gibi giriş salonuna,
oradan da uçağın içine yöneldi.
Uçaktaki koltuğuna oturdu. Gözlüğünü almak için çantasını açtı.
Ne görsün?
Kurabiye paketi açılmamış, orada duruyordu.
Çok utandı.
Çok büyük bir yanlış yaptığını anladı. Kurabiyelerinin paketini hiç açmadan
çantasına koyduğunu unutmuştu.
Oysaki adam,
kendi kurabiyelerini hiç sinirlenmeden ve
yüksünmeden kadınla paylaşmıştı
Kadın ise kurabiyelerinin paylaşıldığını düşünerek
çok sinirlenmişti.
Ve şimdi,
bu durumu telafi şansı yoktu.
Özür dileme olanağı da kalmamıştı.
Telafi edemeyeceğiniz
dört durum vardır.!!!
(1)- TAŞ... Atıldıktan sonra!
(2)- Söz... Ağızdan çıktıktan sonra!
(3) - Fırsat... Kaçtıktan sonra!
(4) - Zaman... Geçtikten sonra!
Telafisi mümkün olmayan
durumlara dikkat edin lütfen
Bu olay 14 ekim 1998 de kıtalar arası bir uçuş esnasında
gerçekleşmiştir.
Bir kadın, uçakta zenci bir adamın yanında oturuyordu. Durumdan
rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını
istedi, zira öylesine antipatik birinin yanında oturamazdı. Hostes, tüm
uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta yer olup olmadına bakacağını
söyledi. Diğer yolcular şaşkınlık ve tiksintiyle olayı izliyorlardı, bu kadının
sadece terbiyesizliğine değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam
edeceğine şahit oluyorlardı. Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda
olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti. Bu yüksek tansiyondaki
durumda kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak uçabileceğinden
tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu.
Birkaç dakika sonra geri gelen hostes kadına :
" Çok özür dilerim gerçekten de uçakta boş yer yok... Ama birinci sınıfta
bir yer bulduğum için mutlu oldum... Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı,
zira bu değişiklik için pilottan izin almam gerekiyordu. <<Hiç kimse
sorun yaratan bir diğerinin yanında oturmak mecburiyetinde
tutulamaz dedi ve bu izni verdi."
Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı, bu esnada kadın da bir
zafer kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı. Aynı anda hostes,
oturmakta olan zenciye dönerek :
" Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki yeni yerinize götürmem
için beni takip eder misiniz lütfen? Seyahat firmamız adına kaptan
pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak
mecburiyetinde bırakıldığınız için çok özür diliyor."
Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran uçak
personelini alkışlayarak tebrik ettiler.
O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı
ödüllendirildiler.
Bu olaydan sonra, firma sorumluları ekibin yolculara karşı eğitimine
yeterince önem vermediklerini anladılar. Derhal gereken değişiklikler
yapıldı ve aşağıdaki mesaj, tüm ofislere personelin görebileceği bir
biçimde iletildi:
" İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar onlara
ne yaptığınızı da unutabilirler. Ama insanlar, onlara kendilerini
nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar."
Unutulmadınız, unutamazlar_ 
Bütün alışkanlıklarım senmişsin…
Hayatım ise;
Alışkanlıklardan ibaretmiş.
Çok uğraştım hayatımdan çıkarmak için
Olmadı… Çıkmadın… Çıkmadınız…
Şimdi karanlık kuyulardayım,
Nerde beni saran, bırakmayan alışkanlıklarım?
Nerdesin sen… ?
Oysa bir zamanlar tenime hapsolmuştun
Çıkmıyordun, kazınmıyordun.
Hani çıkmama kararı almıştın?
Hani senden başka kimsenin hükmü yoktu?
Yakıyordun her sabah,
Kırıyordun her mevsimde,
Yaralıyordun her yeni ömürde…
Ve sen her zaman
Kendini yeniliyordun…
Ey var olmayan!
Şimdi hangi ölümlerdesin?
Ey kana susamış sevgi avcısı!
Hangi kavgadasın?
Hangi var olanın şuurunu alıp
İdam sehpasını itmeye hazırlanıyorsun?
Vakit tamam!
Hazırlan!
Bir sigara dumanı gibi dağılmaya hazır mısın?
Sonbahar yaprakları gibi toprak olmaya ya?
Vakit tamam!
‘senle bir bütün olabilirdik
Hoşça kal gözümün nuru… Hoşça kal!’
1.2.3…
Çektim yüreğimin ipini, bitti!
Hissettin mi? Dur yâda hissedebildin mi?
Yorumsuz bir hayat bensiz kaldı
Ne kadar umurundaysa!
Kulağını çınlatan bir kişiden mahrum kaldın,
Yazık!
Anlamadığım tek şey;
Sen mi beni terk ettin?
Yoksa
Ben mi seni öldürdüm?
Düşün
ki, sevdiklerinden, doğup büyüdüğün topraklardan çok uzaklarda bir
yerdesin. Akşam olur kapanırsın dört duvarına... Konuşursun...
Ağlarsın... Anlatırsın... Bağırırsın... Sesin yankısını yitirir
duvarlarda... Halini bir soran, sesini bir duyan olmaz... Sonra ey der,
hey der susarsın... Kıvrılıp yüreğinin içine büzülürsün bir köşede...
Kıvranırsın... Kanarsın... Geldiğin yerler gelip çakılır usuna...
Düşünürsün... Düşünür üzülürsün. Üzülür büzülürsün...
Bir dost ararsın, elini uzatırsın elin havada kalır... Gözlerin
tavanda, sözlerin ağzında çaresiz kalır... Uzun ince bir ah gibi, bir
sızı gelip saplanır kalbinin tam orta yerine burgulu bıçak gibi... Ne
kadar sevgi varsa kanar içinde, ne kadar özlem varsa yanar... Oturup
ağlamak istersin şöyle doya doya ama akmaz bir damla yaş gözlerinde...
Yüreğinin ağladığını hissedersin o an, yüreğinle beraber geçmişin de
ağlar içinde... Ömrünce hep kırılırsın, kanarsın, durduramazsın
kanamayı... Kırgın, kızgın, yorgun, bir o kadar da yaralısın... ? Hayat
ki, hakkını hep başkalarına vermiştir ama yinede haklı çıkan hep
başkaları olmuştur ?.
Anlatamazsın derdini kimselere hep içine atarsın. Acıların dehşetli
dalgalarında yolunu yitirmiş bir gemi gibi kalakalırsın tanımadığın
denizlerin ortasında, şaşkın bitkin, bir o kadar da çaresiz...
Unutursun içindeki ışıkların beyazlığını, bütün renkler siyaha
çalmıştır artık. Dalgın dalgın bakarsın sulara, Umut yaralı bir kuş
olmuş uçmuş elinden... Ayrılık sözleri su olup sızı sızı akar dilinde,
içindeki bütün pınarlar kanamaya başlamıştır...
Kar yangını bir gecedir zaman artık, kahrolası ıssıs sokaklarda...
Akşam şehire her gelişinde, hüzünle gelir. Acılarını alıp gitmez...
Kanadı kırılmış yavru bir kuş gibi sığınacak bir dal ararsın... Ve
sessizce solursun bir hazan yaprağı gibi. Önünde çocukluğun geçer, ilk
gençliğin geçer yıl yıl. Gömülürsün karanlığın en derin dehlizlerine...
Hüzün kokar rıhtımlar, yalnızlık kokar. Yalnızlık ölüm kokar... Bazen
karanlıkta kalır tükenir nefesin....
Bazen gözpınarlarından akan damlalar, bir nehir gibi süzülerek Ren?in
kirli sularına karışır. Daralırsın, çıkıp bir dağbaşına haykırmak geçer
içindeki ateşi, yankılı kayalara... Koşarsın doruklara, ayakların
kırık, dikenler acımasız, yüreğin kanrevan... Hasretle sarılmak gelir
son bir defa sevdiklerine.
İhanetin, kalleşliğin, göğsünden vurulmuşluğun acısını taa iliklerinde
duyarak yürürsün ıslak caddelerde. Ne şarkıların, ne de şiirlerin bir
tadı kalır dilinde. Yanıp kavrulursun hasretin ateşiyle, bir çöle döner
yüreğin. Bir yanın Leyladır artık bir yanın Mecnun... Başını önüne eğer
yürürsün... Adım adım ölüme götürür seni adımların ...