Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

Şiirsel

Yazılar

İnsanlar neyi unutmaz_?*

▼▲▼▲▼Yorum Yazın Lütfen!!!▲▼▲▼▲
Bu olay 14 ekim 1998 de kıtalar arası bir uçuş esnasında
gerçekleşmiştir
.

Bir kadın, uçakta zenci bir adamın yanında oturuyordu. Durumdan
rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını
istedi, zira öylesine antipatik birinin yanında oturamazdı. Hostes, tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta yer olup olmadına bakacağını
söyledi. Diğer yolcular şaşkınlık ve tiksintiyle olayı izliyorlardı, bu kadının
sadece terbiyesizliğine değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam
edeceğine şahit oluyorlardı. Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda
olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti. Bu yüksek tansiyondaki
durumda kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak uçabileceğinden
tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu.

Birkaç dakika sonra geri gelen hostes kadına :

" Çok özür dilerim gerçekten de uçakta boş yer yok... Ama birinci sınıfta
bir yer bulduğum için mutlu oldum... Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı,
zira bu değişiklik için pilottan izin almam gerekiyordu. <<Hiç kimse
sorun yaratan bir diğerinin yanında oturmak mecburiyetinde
tutulamaz dedi ve bu izni verdi."

Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı, bu esnada kadın da bir
zafer kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı. Aynı anda hostes,
oturmakta olan zenciye dönerek :

" Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki yeni yerinize götürmem
için beni takip eder misiniz lütfen? Seyahat firmamız adına kaptan
pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak
mecburiyetinde bırakıldığınız için çok özür diliyor."

Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran uçak
personelini alkışlayarak tebrik ettiler.

O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı
ödüllendirildiler.

Bu olaydan sonra, firma sorumluları ekibin yolculara karşı eğitimine
yeterince önem vermediklerini anladılar. Derhal gereken değişiklikler
yapıldı ve aşağıdaki mesaj, tüm ofislere personelin görebileceği bir
biçimde iletildi:

" İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar onlara
ne yaptığınızı da unutabilirler. Ama insanlar, onlara kendilerini
nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar
."

Unutulmadınız, unutamazlar_ Wink

VAKİT TAMAM :'(

▼▲▼▲▼Yorum Yazın Lütfen!!!▲▼▲▼▲

Bütün alışkanlıklarım senmişsin…

Hayatım ise;

Alışkanlıklardan ibaretmiş.

Çok uğraştım hayatımdan çıkarmak için

Olmadı… Çıkmadın… Çıkmadınız…



Şimdi karanlık kuyulardayım,

Nerde beni saran, bırakmayan alışkanlıklarım?

Nerdesin sen… ?

Oysa bir zamanlar tenime hapsolmuştun

Çıkmıyordun, kazınmıyordun.

Hani çıkmama kararı almıştın?

Hani senden başka kimsenin hükmü yoktu?

Yakıyordun her sabah,

Kırıyordun her mevsimde,

Yaralıyordun her yeni ömürde…

Ve sen her zaman

Kendini yeniliyordun…



Ey var olmayan!

Şimdi hangi ölümlerdesin?

Ey kana susamış sevgi avcısı!

Hangi kavgadasın?

Hangi var olanın şuurunu alıp

İdam sehpasını itmeye hazırlanıyorsun?



Vakit tamam!

Hazırlan!



Bir sigara dumanı gibi dağılmaya hazır mısın?

Sonbahar yaprakları gibi toprak olmaya ya?



Vakit tamam!

‘senle bir bütün olabilirdik

Hoşça kal gözümün nuru… Hoşça kal!’



1.2.3…

Çektim yüreğimin ipini, bitti!

Hissettin mi? Dur yâda hissedebildin mi?

Yorumsuz bir hayat bensiz kaldı

Ne kadar umurundaysa!

Kulağını çınlatan bir kişiden mahrum kaldın,

Yazık!



Anlamadığım tek şey;

Sen mi beni terk ettin?

Yoksa

Ben mi seni öldürdüm?

Crying or Very sad Crying or Very sad Crying or Very sad Crying or Very sad Crying or Very sad Crying or Very sad Crying or Very sad

Hüzün Yagmuru

▼▲▼▲▼Yorum Yazın Lütfen!!!▲▼▲▼▲
Düşün ki, sevdiklerinden, doğup büyüdüğün topraklardan çok uzaklarda bir yerdesin. Akşam olur kapanırsın dört duvarına... Konuşursun... Ağlarsın... Anlatırsın... Bağırırsın... Sesin yankısını yitirir duvarlarda... Halini bir soran, sesini bir duyan olmaz... Sonra ey der, hey der susarsın... Kıvrılıp yüreğinin içine büzülürsün bir köşede... Kıvranırsın... Kanarsın... Geldiğin yerler gelip çakılır usuna... Düşünürsün... Düşünür üzülürsün. Üzülür büzülürsün...

Bir dost ararsın, elini uzatırsın elin havada kalır... Gözlerin tavanda, sözlerin ağzında çaresiz kalır... Uzun ince bir ah gibi, bir sızı gelip saplanır kalbinin tam orta yerine burgulu bıçak gibi... Ne kadar sevgi varsa kanar içinde, ne kadar özlem varsa yanar... Oturup ağlamak istersin şöyle doya doya ama akmaz bir damla yaş gözlerinde... Yüreğinin ağladığını hissedersin o an, yüreğinle beraber geçmişin de ağlar içinde... Ömrünce hep kırılırsın, kanarsın, durduramazsın kanamayı... Kırgın, kızgın, yorgun, bir o kadar da yaralısın... ? Hayat ki, hakkını hep başkalarına vermiştir ama yinede haklı çıkan hep başkaları olmuştur ?.

Anlatamazsın derdini kimselere hep içine atarsın. Acıların dehşetli dalgalarında yolunu yitirmiş bir gemi gibi kalakalırsın tanımadığın denizlerin ortasında, şaşkın bitkin, bir o kadar da çaresiz...

Unutursun içindeki ışıkların beyazlığını, bütün renkler siyaha çalmıştır artık. Dalgın dalgın bakarsın sulara, Umut yaralı bir kuş olmuş uçmuş elinden... Ayrılık sözleri su olup sızı sızı akar dilinde, içindeki bütün pınarlar kanamaya başlamıştır...

Kar yangını bir gecedir zaman artık, kahrolası ıssıs sokaklarda... Akşam şehire her gelişinde, hüzünle gelir. Acılarını alıp gitmez... Kanadı kırılmış yavru bir kuş gibi sığınacak bir dal ararsın... Ve sessizce solursun bir hazan yaprağı gibi. Önünde çocukluğun geçer, ilk gençliğin geçer yıl yıl. Gömülürsün karanlığın en derin dehlizlerine... Hüzün kokar rıhtımlar, yalnızlık kokar. Yalnızlık ölüm kokar... Bazen karanlıkta kalır tükenir nefesin....

Bazen gözpınarlarından akan damlalar, bir nehir gibi süzülerek Ren?in kirli sularına karışır. Daralırsın, çıkıp bir dağbaşına haykırmak geçer içindeki ateşi, yankılı kayalara... Koşarsın doruklara, ayakların kırık, dikenler acımasız, yüreğin kanrevan... Hasretle sarılmak gelir son bir defa sevdiklerine.

İhanetin, kalleşliğin, göğsünden vurulmuşluğun acısını taa iliklerinde duyarak yürürsün ıslak caddelerde. Ne şarkıların, ne de şiirlerin bir tadı kalır dilinde. Yanıp kavrulursun hasretin ateşiyle, bir çöle döner yüreğin. Bir yanın Leyladır artık bir yanın Mecnun... Başını önüne eğer yürürsün... Adım adım ölüme götürür seni adımların ...

Kimse AŞK tan Ölmüyor Artık

▼▲▼▲▼Yorum Yazın Lütfen!!!▲▼▲▼▲
Kimse Asktan Ölmüyor Artık...!


Çok sıcak bir istanbul gecesi içindeyim. Kızımı uyuttum. Bir kahve yaptım kendime. Uyku tutmayan gözlerime iyi bir arkadaş değil biliyorum ama onsuz da olmuyor iste...

Gülden Karaböcek'in eski şarkılarını dinleyerek oturdum balkonda bir
süre...

Anadolu yakasının ışıklarını, gemileri seyrettim...

"Gözümde canlanır koskoca mazi" diyordu Gülden Karaböcek.

Yıllar, yıllar öncesine götürdü beni.

Yetmişlerin sonuydu...

Ben küçücük bir kız çocuGu, oturduğumuz sokaĞın genç kızları liseliydi...

Polis radyosundan istekler yapar, akşamüzerleri sevdikleri "çocuk"la

bakışmak için büyük parka giderlerdi.

Tülay abla çok güzeldi. Dümdüz, kalın, sarı saçları vardı. Yan apartmanda otururlardı. Sokağın başındaki bizimkilere göre daha yeni ve modern olan Çelik apartmanında oturan Erhan abiye âşıktı.

Erhan abi de ona elbette.

Çocuk aklımla mahallede kim kimi seviyor takip ederdim. Gönüllü ulakları

olur, aralarında haber taşırdım. Ve büyüdüğüm zaman yaşayacağım aşkların hayalini kurardım.

Tülay abla ve Erhan abi benim için ideal çiftti.

Ben de Erhan abi gibi bıyıklı, saçları güzel bir adama aşık olacaktım.

Tülay ablanın kız kardeşi Gülay'a görücü geldi bir gün. Oysa büyük olan
evlenmeliydi önce. Ama Tülay abla Erhan abiyi bekliyordu.

Erhan abi üniversiteyi bitirmeden evlenemezlerdi. Tülay abla sözde sırasını kardeşi Gülay'a verdi. Gülay abla evlendi.

O yıl Erhan abi okulu bitirdi ve askere gitti. Tülay abla asker yolu
beklemeye başladı. Derken küçük kardeşi Mehmet de evlenmek istediğini söyledi. Tülay abla ikinci düğünü de gördü.

Kız kardeşi Gülay bebeğini kucağına aldığında Erhan abi askerden döndü.

Artık mahallede en çok konuşulan konu ne zaman evlenecekleri olmuştu.

Erhan abi bir işe girmeden evlenemeyeceğini söylemişti Tülay ablaya.

Bir gün...

Annemlerle Kızılay'da alışveriş yaparken Erhan abiyi gördüm. Denizatı
pastanesinin önünde bir kızın elinden tutuyordu. Ve o kız Tülay abla
değildi...


Değil Tülay ablaya, anneme bile söylemedim gördüğümü...

Sonra...

Sonra Tülay abla çok hastalandı. Lösemi dediler. Biz büyüklerin neden bu kadar üzüldüklerini anlamadık. Tülay abla hastaneye yattı. O hastanedeyken Erhan abi nişanlandı.

"Tülay'dan saklıyorlarmış" dedi annem.

Aylar sonar Tülay abla sokağımıza döndüğünde ne saçları vardı ne de Erhan abi... İş bulup İzmir'e gittiğini söylediler.
Bir yaz akşamı Tülay abla'yı balkonda otururken gördüm. Hırkasına sarılmış içerden gelen bir Gülden Karaböcek şarkısı dinliyordu. Kolunu balkona dayamış Erhan ağabeylerin oturduğu apartmana bakıyordu.

Sonra öldü Tülay abla.

Filmlerdeki gibi öldü.

Erhan abinin üç tane oğlu oldu. Birinin adını herkese inat Tülay koydu.

Hala anlatırlar, Tülay üzüntüden öldü diye. Erhan abinin annesi istememiş evlenmelerini.

Bir gün komşular toplanmış birinin evinde çay içerken, Tülay ablanın annesinin yanında "oğluma el değmemiş kız arıyorum" demiş.

Çok üzülmüş Tülay ablanın annesi. Annem hala aynı sokakta oturuyor.

Geçen yaz balkonda otururken o günleri anımsadım. Uzun uzun anlattı annem.

Meğer ne çetrefil, ne acı bir öyküymüş bu...

"Neyse ki" dedi "şimdi kimse aşktan ölmüyor “ artık.

Olmadı mı yenisine bakıveriyorlar…!

Şimdi bu lafı duymalı mı , duymamalı mı?...

Tülay ablanın balkonuna baktım. O benim tanıdığım aşktan ölen ilk ve tek kadındı...

Bu gece Gülden Karaböcek şarkıları dinlemek bana bunları anımsattı işte...

Belki de doğrudur... Kimse "gerçekten" aşktan ölmüyordur artık...



İCLAL AYDIN.....

Hayat :1 Ben :0

▼▲▼▲▼Yorum Yazın Lütfen!!!▲▼▲▼▲
Otuzbeşime bastım geçen hafta... İlk yan bitti: Hayat: 1... Ben: 0... Ama belliydi böyle olacağı... Nicedir başlamıştı belirtiler:

Yolda çocuklar "Amca şu to­pu atıversene" diye seslendik­lerinde kuşkulanmıştım ilkin...

Sonra saçlarımdaki beyaz tel­ler tescilledi yarı yolun ufukta göründüğünü...

Baktım, lise fotoğraflarım sa­rarmış, sınıf arkadaşlarım yaş­lanmış. Eş dost sohbetlerinde sağlık ve çocuk konuşulur ol­muş... seyahat ve aşk yerine...

Gök gibi gürlemeye alışkın müzik setimin ses düğmesini kısar olmuşum, içindeki uçurt­manın ipini cekercesine...

"Bizim zamanımızda" diye başlayan nu­tuklar atmaya başlamışım mezuniyet törenle­rinde -hayret! daha dün değil miydi benimkisi?

Yıllar yılı dudak büktüğüm 'ölümden son­ra hayat masalları' na kulak kabartmaya baş­lamışım gizliden gizliye...

İple çektiğim haziranlara sırt çevirmişim.

Yaşamın orta sahasına girmişim... irkilmişim...

* * *

Ruhumun ikizleri yine çekiştiriyorlar kol­larımdan.

Biri, "Daha ne gördün ki" diyor yüzünde papatyalarla; "Asıl şimdi başlıyor hayat,..! Bundan sonrası rahat!"

Lakin, "Buydu işte görüp göreceğim" diye efkarlanıyor öteki... "2. yarı geçer hızla/yaşla­nırsın zamanla..."

Yaşı genç olanlar 35'e uzak durduklarını sanarak, "sahi oldu mu o kadar? Hiç göstermiyorsun" tesellisindeler...

35'le çoktan tanış olanlarsa "hayata hoşgeldin" pankartıyla karşılamadalar... ilk yan sa­dece bir ısınmaymış meğer: Asıl ikinci yarıda anlaşılırmış tadı, hayatın... kavganın... aşkın...

Bense şaşkın... devre arası bilancolarındayım:

Son dönemde, kimbilir kaç eski anıyı yaralı ele geçirdim, belleğimin derinliklerinde..?

Kimbilir kaç kez kendime yakalandım, kendimden kaçarken... ve sustum vicdan sor­gularında... Aksisedamla bile dertleşmedim.

Meğer ne yaman serüvenmiş hayat?

Bazen yediveren gülleri gibi bereketli... Sanki hayat değil, Körfez Krizi mübarek: Bir koyup, beş alıyorsun... Yaşıyor, seviyor ve se­viliyorsun...

Bazense kıtlıktan kırılıyor ortalık...şaşıp kalıyorsun...

Oysa -herkes bilmezden gelse de-skoru belli oyunun:

30'larda dedeni ve nineni kaybe­diyorsun. 40'lannda anneni ve ba­bam... ve 70'inde kendini...

* * *

Şimdi devre arası/yolun yarısı...

Bugüne dek ancak tanıştık hayat­la...

Ben O'na kendimi tanıttım... O bana kendimi...

Göğsüme madalya gibi dizdim hatalarımı... (Zaferlerim onlar be­nim... Olgunluğumun yapıtaşları...)

...Ve derin bir yara gibi sakladım başarılarımı... Asansör çıkarken yukarı, dönüp bakmadım aşağı... Dönmesin diye başım...

Ben istikballe arkadaşım...

* * *

Ne var ki yarım her şey... Hayat da yarım, sevdalar da... Daha diyeti ödenmedi sevinçle­rin... ihanetlerin hesabı sorulamadı... Nazım'ın dediği gibi "kopardım portakalı dalın­dan/ Ama kabuğu soyulamadı/ Sevdalara do­yulamadı..."

"Doydum" diyen görmedim ki zaten ben...

Hiç doyulmaz ki zaten...

Lakin gel de zamana anlat bunu...

Sahi nedir bu telaş, bu kin? Sanki ölüye can yetiştireceksin..

* * *

Baktım ki ikinci yan kapıda... ve hayatın ceza sahası yakın...

Doldurdum bir kara kutuya 35 yılın hesabını. Acılar, sancılar bir çekmecede, sevdalar diğerinde... Bir yerde hüzünler ve korkular, bir üstte sevinçler ve zaferler... Kat kat, dizi dizi dizdim kullanılmış takvimlerimi...

Sabırla kapattım kutuyu, sevgiyle mühürledim ağzını...

İlk yarı bilançom o benim:

Yangında ilk kurtarılacak... kazada ilk açı­lacak...

Yarımlar tam olduğunda kara kutuyu açıp bakanlar teşhis, koyacaklar halime... "Çok mutlu olmuş, fazla yüksekten uçmuş zavallı" diyecekler, ya da "sebepsiz alçalmış... Bile bi­le vurmuş kendini dağlara..."

Fakat kara kutu ancak bir kısmını söyleye­cek hikayenin...

Kalanı benimle gelecek...

Dağların yamaçlarına savuracağım en mahrem hatıralarımı...

Reyhanlar saklayacak sırlarımı..

Skoru bir tek Ege'nin sulan bilecek... Deni­ze kavuşabilirse eğer içimdeki nehir... Hayat: 0... Ben: 1


Can DÜNDAR

sensiz yaşamayı bilirmisin

▼▲▼▲▼Yorum Yazın Lütfen!!!▲▼▲▼▲



sensiz yaşamayı bilirmisin

sen bilirmisin sensiz yaşamayı
anlamı olmadan dakikaların akışını
gece parlayan yıldızların ışıldısını görememeyi
her esen rüzgarda umutlarının uçup gitmesini
sevdanın yüreğini yakmasını umutlarının kaybolmasını
gönül aldırmamış gibi sessizce yaşamayı
yokluğunda bana bıraktığın yalnızlığın dostum olduğunu
gözyaşlarımın içimdeki kanayan yaranın kanı olduğunu
senli resimleri alıp alıp geri bırakmayı bilirmisin
her seslenişin sen olduğunu dönüpte bakıp yıkılışı bilirmisin
geceleri bir an bile düşünmeden uykuya dalışları bilirmisin
her telefonun çalışında sen diye açıpta kahrolmayı bilirmisin
dertlerin kapıma mesken tuttuğunu yokluğunda bilirmisin
anılarla vurulmuş resimlerdeki duyguyu anlaya bilirmisin
hayatta ki zamanın akışını bilirmisin delice severken
yanan ateşin içindekinden soğuk olduğunu anlaya bilirmisin
her geçen gününde umutsuzluğunu yitirişini bilirmisin
gidişinin nedeni sonradan öğrenipte yıkılışın başladığını bilirmisin
aşk kırıntılarını tek tek yakıldığı anı yaşaya bilirmisin
yaşarken son kez gözlerinin içine bakarak ölmeyi bilirmisin
yağmurda ıslanmadan yürüyebilirmisin gözyaşlarının yağmurunda ıslanmışken
senden kalan son parçanın kalbim olduğunu bilirmisin
gecedeki sisin içinde öylece kaybolup gitmeyi istemeyi anlayabilirmisin

""İyİ_oLdU_GeLmEdİğiN"

▼▲▼▲▼Yorum Yazın Lütfen!!!▲▼▲▼▲



Bu yol korkaklar için değildir

iyi oldu gelmediğin

Bu sulardan her babayiğit içemez,

Bu köprüden her benim diyen geçemez,

iyi oldu gelmediğin

Yumuşacık yürek gerek,

sevgi kadar derin gözler,

inançlı bir bilek gerek

iyi oldu gelmediğin.

Sen, bilindik kıyıların sığ sularından açılmadan yaşarsın

Sen,okyanus mavisine uzaklardan bakarsın,

Biz,

yürüyemeyeceğin kadar uzak,

düşleyemeyeceğin kadar renkli,

ve berrak bir ülkeye birlikte gidemezdik

Sen, açık denizlerden habersiz bir balık,

yalçın tepelerden uzak bir martısın.

Sen, benim için korkak,

herkes için heryerdeki insansın.

İyi oldu gelmediğin.

Alınmanı istemem,

darılman üzer beni,

sana yalan söyleyemem.

Tabi, hep sevdim seni,

sende sığ suları, sende martıları,

açık denizden habersiz balıkları,

sıradan insanları.

Geçemeyeceğin köprüleri,

düşleyemeyeceğin mavileri

sende korkaklığı sevdim.




Sende sevgisizliği sevdim.

İyi oldu gelmediğin.